Anadolu neden çorak ?

yilmazbas

Global Mod
Global Mod
Anadolu Neden Çorak?

Türkiye haritasına yukarıdan bakınca insanın aklına ilk gelen şeylerden biri şu oluyor: Bu kadar büyük bir coğrafya nasıl olur da aynı anda hem bereketli hem yorgun görünebilir? Bir yanda ovanın ortasında altın gibi uzanan buğday tarlaları, diğer yanda saatlerce yol gidip tek bir ağaca rastlamadığınız bozkırlar… Anadolu’nun çoraklığı sadece toprağın meselesi değil aslında. Bir iklim, bir tarih ve biraz da insan hikâyesi.

“Çorak” kelimesi bizde sadece doğayı anlatmaz. Bir insan için de kullanırız. “İçi çoraklaşmış” deriz mesela. Hayatla bağı zayıflamış, heyecanını kaybetmiş biri için. Belki bu yüzden Anadolu bozkırına bakarken insan ister istemez biraz hüzün hissediyor. O uçsuz bucaksız sarılıkta yalnızca kurumuş otlar değil, zamanın kendisi de yatıyor gibi.

Ama işin ilginç tarafı şu: Anadolu aslında doğuştan çorak bir yer değil.

Bugün İç Anadolu’da gördüğümüz bozkırların önemli kısmı, binlerce yıl süren insan müdahalesinin sonucu. Eski kaynaklara bakıldığında Anadolu’nun çok daha yoğun ormanlarla kaplı olduğu görülüyor. Hititlerden Roma’ya, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar herkes bu topraklardan geçti. Geçerken de ağaç kesti, tarla açtı, hayvan otlattı, şehir kurdu, savaş yaptı. Yani Anadolu biraz da tüketile tüketile bugünkü haline geldi.

Bu durum bazen eski bilimkurgu filmlerindeki terk edilmiş gezegenleri hatırlatıyor insana. Medeniyet vardır ama doğa geri çekilmiştir. İnsan yaşamıştır ama iz bırakırken bir şeyi eksiltmiştir. Anadolu’nun bazı bölgelerinde dolaşırken hissedilen o “eski dünya” duygusu biraz buradan geliyor sanırım. Sanki toprağın hafızası var.

Özellikle İç Anadolu’da yağış miktarı zaten sınırlı. Deniz etkisi içeriye kolay ulaşamıyor çünkü etraf dağlarla çevrili. Karadeniz’in nemi Kuzey Anadolu Dağları’na, Akdeniz’in ılıklığı Toroslar’a çarpıp kalıyor. Geriye daha sert, daha kuru bir iklim düşüyor. Bu yüzden Konya Ovası ya da Tuz Gölü çevresi gibi alanlarda doğa kendi başına bile gür bir orman üretmekte zorlanıyor.

Ama sadece iklim olsa, mesele yine bu kadar keskin olmazdı.

Asıl kırılma, toprağın yüzyıllar boyunca yanlış kullanılmasıyla yaşandı. Sürekli tarım yapmak, toprağı dinlendirmemek, aşırı otlatma ve kontrolsüz ağaç kesimi Anadolu’nun doğal dengesini bozdu. Özellikle keçi yetiştiriciliğinin bazı bölgelerde ormanlaşmayı ciddi biçimde engellediği söylenir. Çünkü keçi sadece otu değil, yeni filizlenen genç ağaçları da yer. Böyle olunca toprak kendini yenileyemez.

Bir süre sonra şu döngü başlıyor: Ağaç azalıyor, toprak suyu daha az tutuyor, erozyon artıyor, verim düşüyor, doğa daha da çıplaklaşıyor. Yani çoraklık bir sonuç olduğu kadar, kendini büyüten bir süreç.

Türkiye’de erozyon meselesi yıllardır konuşulur ama insan bunu gerçekten ancak Anadolu yollarında anlıyor. Bazı tepeler var; sanki biri toprağın üst katmanını dev bir rendeyle kazımış gibi. Çıplak, sert ve kırgın görünüyorlar. Yağmur yağsa bile suyu ememeyen, hemen geri bırakan yüzeyler bunlar. Toprağın canlılığını kaybetmesi biraz insanın umut kaybetmesine benziyor aslında. Dışarıdan hâlâ aynı gibi görünür ama içinde bir şey eksilmiştir.

Tabii Anadolu’nun çorak görünmesinin kültürel bir tarafı da var. Bizim sinemamızda, edebiyatımızda ve hatta müziğimizde bozkırın ayrı bir yeri vardır. Çünkü bozkır sadece coğrafya değil, ruh halidir biraz.

Mesela birçok Yeşilçam filminde kasaba sahneleri hep tozlu yollarla başlar. Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki o uzun düzlükler boşuna etkileyici değildir. Ya da bozkır türkülerindeki yankılı yalnızlık… Bunlar tamamen tesadüf değil. Anadolu insanının dünyayla kurduğu ilişkinin bir kısmı yaşadığı coğrafyadan geliyor. Geniş ama sert bir coğrafyada yaşayan insanların düşünme biçimi de başka oluyor.

Belki bu yüzden bozkır edebiyatı diye bir şey hissediyoruz. Resmî bir tür değil ama var. Fakir Baykurt’ta, Yaşar Kemal’de, hatta Orhan Kemal’in bazı satırlarında bile o kuraklığın insana sinmiş tarafı görülüyor. Toprak sadece geçim kaynağı değil; karakter belirleyen bir unsur gibi duruyor.

Bir de şu var: Anadolu’nun çoraklığı bazen olduğundan daha fazla hissediliyor çünkü modern şehir hayatı bizi yeşile alıştırdı. Büyük şehirlerde parklar, sahil yolları, peyzaj düzenlemeleri var. İnsan doğayı kontrollü ve estetik bir şey gibi görmeye başlıyor. Oysa bozkır estetik kaygı taşımaz. Çıplaktır. Kendini süslemez. Bu yüzden ilk bakışta sert gelir.

Ama dikkatli bakınca bozkırın kendine ait bir güzelliği olduğunu fark ediyorsunuz. Özellikle gün batımında… Sarının turuncuya döndüğü o saatlerde Anadolu’nun bazı yerleri neredeyse bir Western filmi gibi görünür. Sessizlik bile başka duyulur. İnsan orada doğanın gösterişsiz tarafıyla karşılaşır.

Belki mesele tam da burada düğümleniyor: Anadolu çorak çünkü çok eski. Çok kullanılmış, çok yaşanmış, çok yorulmuş bir coğrafya. Genç topraklar gibi coşkulu değil. Daha ağırbaşlı, daha sessiz. Biraz içine kapanık.

Ama tamamen ölü de değil.

Bugün Anadolu’nun birçok bölgesinde yeniden ağaçlandırma çalışmaları yapılıyor. Yanlış tarım yöntemleri yavaş yavaş terk ediliyor. İnsanlar suyun ve toprağın değerini eskisine göre daha iyi anlamaya başladı. Belki birkaç kuşak sonra bazı bölgeler yeniden nefes alacak.

Yine de sanırım bozkır hiçbir zaman tamamen kaybolmayacak. Çünkü Anadolu denince akla sadece yemyeşil vadiler değil, rüzgârın kaldırdığı ince toz da geliyor. O tozun içinde tarih var, göç var, savaş var, yoksulluk var, dayanıklılık var.

Ve biraz da insanın kendisi var.
 
Üst